Bir zamanlar, yemyeşil tepelerin ve mis kokulu çiçeklerin arasında kurulmuş bir krallıkta Prenses Lina yaşardı. Bayram sabahı güneş, altın gibi parlayan ışıklarıyla sarayın pencerelerinden içeri süzülürken Lina heyecanla gözlerini açtı.

Bugün çok özel bir gündü… Bayram günü!

Lina, annesi Kraliçe Elara ile birlikte erkenden hazırlanıp en güzel elbisesini giydi. Elbisesi açık pembe renkteydi ve üzerinde küçük yıldızlar parlıyordu. Saçlarını annesi nazikçe ördü, başına da zarif bir taç taktı.

“Hazır mısın güzel kızım?” diye sordu annesi gülümseyerek.

“Evet anne! Bayram ziyaretine gidiyoruz!” dedi Lina sevinçle.

İlk durakları, sarayın biraz ilerisindeki küçük bir köy oldu. Lina, yanında getirdiği şekerleri ve küçük hediyeleri çocuklara dağıttı. Çocuklar sevinçle gülüyor, Lina’nın etrafında dönüp duruyorlardı.

“İyi bayramlar Prenses Lina!” diye bağırdı bir çocuk.

Lina’nın kalbi sıcacık oldu.
“İyi bayramlar!” diye karşılık verdi.

Daha sonra yaşlıların evlerine gittiler. Lina, onların ellerini öpüp hal hatır sordu. Yaşlı bir teyze Lina’nın başını okşayarak şöyle dedi:

“Senin kalbin çok güzel kızım. Bayramın en güzel hediyesi, sevgi dağıtmaktır.”

Bu söz Lina’nın aklına kazındı.

Gün boyunca Lina, herkese küçük hediyeler verdi ama aslında en büyük hediyenin gülümsemek, hatırlamak ve paylaşmak olduğunu öğrendi.

Akşam saraya döndüklerinde Lina biraz yorgundu ama çok mutluydu. Yatağına uzanırken annesine şöyle dedi:

“Anne, bugün çok fazla hediye verdim ama sanki ben daha çok mutlu oldum…”

Kraliçe Elara gülümsedi:
“Çünkü gerçek bayram, kalpleri mutlu etmektir.”

Lina gözlerini yavaşça kapatırken dışarıda yıldızlar parlıyordu…
Ve o gece Lina, kalbi sevgiyle dolu bir prenses olarak huzur içinde uykuya daldı.

Yorum yapın